Ben Harap Bir Durumda
Belki uyuyorsun,
Belki orda burda geziyorsun.
Ne fark eder?Yanımda değilsin sonuçta
Ben sensizliğin içinde harap bir durumda.
Yine zalim bir geceye açıldı gözlerim,
Ne söylesem boş,kifayetsiz sözlerim.
Sözlerim zaten etki etmeyecek yarına,
Ben sensizliğin içinde harap bir durumda.
Bir gün herşeyi bırakacağım,
Uzak diyarlara kaçacağım.
Nasılsa uzaksın bana,
Ben sensizliğin içinde harap bir durumda…
Ben sensizliğin içinde harap bir durumda…..
(yok) Yorum yaz! Baglanti
Hosting mi Arıyorsunuz;Bedava Verelim!
*** 350 MB web alanı,
*** 100 GB data transferi
*** PHP ve MySQL desteği
*** cPanel kontrol paneli
***Wordpress,bbPress,phpBB,b2evolotuion,Joomla ve SMF otomatik kurulumu yapabiliyor,
*** ÜSTELİK TAMAMEN BEDAVA ve REKLAMSIZ!
Aşağıdaki butona ya da buraya tıklayarak kayıt olabilirsiniz :)

(yok) Yorum yaz! Baglanti
Tarihte Yaşayan Hayal:UZUN MEHMET!
Tarihe Yerleşen Hayal : UZUN MEHMET
Necdet Sakaoğlu
Kömür diye herkesin ayağa kalktığı bir sırada bu paha biçilmez nesneyi
bularak kalkınma ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma yolunda bize ilk
ışığı yaktığı ileri sürülen Uzun Mehmet, başlı başına bir konu olarak
okul kitaplarına kadar girmiştir . Onun için her yıl 8 Kasım'da
törenler düzenlenir. Adı caddelere, parklara, okullara verilmiştir.
Anıtı da vardır. Mütegallibeden Hacı İsmail Ağa'nın adamlarınca
öldürülmüş olması ise kendisine duymamız gereken saygıyı arttırmaktadır
.
8 Kasım 1829 günü (!) (bu tarihin saptanabilmiş olması ne kadar
düşündürücüdür!) Karadeniz Ereğli'sinin Kestaneci köyünden kalkıp
Köseağzı değirmenine (Bu iki yer arasında yol yoktur!) buğday öğütmeye
gitmesi, burada sıra beklerken dere boyunca kömür aramaya çıkması,
"kara nesne"yi bulması... Olayının, tam 103 yıllık bir unutuluştan
sonra 1932'de, yeri. tarihi, ayrıntıları, kişileri ile ve hiç güçlük
çekilmeden tespit edilmesi, bizdeki tarih düzme kolaycılığın en ilginç
örneklerindendir. Bu tespitte herhangi bir belge ya da kanıt
kullanılmamış, yer, yöre incelemesine dahi gerek duyulmamış, bir tür
"ilahi ilham"dan yararlanılmıştır.
Maya bir kez tutunca gerisini işlemek, belleklere yerleştirmek yazarlara, şairlere ve hatiplere düşmüştür:
"...II. Mahmud, bir fermanla Memalik-i Şahane dahilinde yanan siyah
nesnenin taharrisini irade eyleyince bir taraftan ilmî heyetler halinde
kömür araştırılırken diğer taraftan da çok pratik bir fikirle
Bahriye'nin her yıl terhis ettiği deniz erlerine gemilerimizin yaktığı
maden kömürü numuneleri verilerek memleketlerinde : Benzerini aramaları
kulaklarına konuyor ve bulanlara mükafatlandırılacağı da ayrıca
vadolunuyordu."
"...Uzun Mehmet de torbasına maden kömürü sokarak tezkereci
olanlardandı. Subaylarının, milletimizin kömür yüzünden yabancılara
ödediği para hakkında söylediklerini iyice dinlemişti. Köyüne döndükten
sonra usanmak bilmeyen bir gayretle kırlarda,dağlarda dolaşmaya
başladı. Taşkömürünü hararetle aradığı günlerden biri idi. Kışlık
zahiresini öğütmek için Köseağzı değirmenine gitmişti. Hasat mevsimi
olduğundan değirmen kalabalıktı. Nöbeti gelinceye kadar Niren Deresine
indi. Derenin bir tarafında sellerin sürüklediği molozlar vardı. Bunlar
arasında, aylardan beri yana yakıla aradığı siyah taşlara benzer taşlar
gördü. Bunları ayırdı ve kimseye sezdirmeden değirmenin ocağına attı.
Koca Uzun Mehmet, istekle, azimle arkasından koştuğu taşkömürü
bulmuştu. Taşlar mükemmel bir surette yanıyordu. Büyük bir sevinçle
değirmenden fırladı. Akşama kadar zahmetli bir arayıştan sonra,
bunların koptuğu yeri de buldu. Mehmet beraberinde getirdiği kazmanın
sapına sarıldı ve havza topraklarında gömülü büyük servetin ilk kaşifi,
ilk kömür damarına ilk kazmayı bu suretle vurdu. Bu hadise 8 Kasım 1829
günü oluyordu..."
Hikayenin devamı farklılıklar verir: Bazılarına göre:
"...Uzun Mehmet aldığı örnekleri hemen İstanbul'a götürmüştür (veya,
kömür numunelerini bir kış köyünde saklamış, ilkbaharda İstanbul 'a
gitmiştir). Keşfi, II.Mahmud'a bildirilmiş; (veya Uzun Mehmet, vaktiyle
emrinde askerlik yaptığı bahriye subayını bularak:
-Beybaba, emrettin, buldum getirdim, demiş!) Sultan, çıkardığı ferman
gereği kömürü bulanı mükafatlandırması gerektiğinden, Uzun Mehmet'e
elli altın vermiş ve altı altın maaş bağlamış tır. Fakat kömür
hazinelerinin anahtarını II. Mahmud'a daha pahalıya satmak isteyen
Ereğli Mütesellimi Hacı İsmail Ağa'nın kiniyle karşılaşan biçare Uzun
Mehmet, İstanbul'da misafir kaldığı Leblebici Hanı'nda mütesellimin
adamlarınca kahvesine zehir katılarak öldürülmüştür. (Veya, Tersaneden
kendisine katılacak bir heyetle maden kömürünün yerini göstermek üzere
Ereğli'ye avdet edeceği sırada, handaki odasında mütesellimin
gönderdiği adamlar tarafından boğulmuştur.) Ateşli söylevcilerden
Nurettin Artam ise konunun masalsı yönünü daha bir kıvraklaştırmıştır:
"Uzun Mehmet, uzun boylu bir Karadeniz çocuğuydu. Kıyıda doğup
yetiştiği için askere alınınca kendisini donanmaya verdiler. Gemilerin
kazanları vardı. Buharla işleyen bu gemilerin ocaklarına atılan
kömürlerin duruşu, parlaklığı bu uyanık deniz erinin gözünde ve
hafızasında yer etmişti. Tezkeresini alıp kendi köyüne dönünce bir gün
bir derenin içinde, tıpkı gemilerde kazanları kaynatan taşkömürüne
benzer birkaç; parçaya rastladı. Herhalde Mehmet biliyordu ki, bu
parlak kömürleri devlet yabancı ülkelerden getirtiyor ve keseler dolusu
altın harcıyordu (!!!) Halbuki o karaelmas, işte onun köyünde ve
yurdunda da vardı. Herhalde Mehmet, şu dağlar şu topraklar kazılınca
bunlardan birçoğunun çıkacağını bilse gerekti. Bilmeseydi, o
karaelmaslardan birkaç; avuç toplayıp mendiline doldurmaz, bu
müjdeleyici çıkını sırtına vurup karadan İstanbul yolunu tutmazdı. O da
neme lazım der, evini barkını düşünür, yeniden terki tezkere ederek
İstanbul'a dönmezdi. Devlete diyecekti ki: - Şu gemilerin kazanlarını
kaynatmak için ne diye yabancılara avuç avuç para dökersiniz? Bizim
topraklarımızda da bundan var! Ondan sonra bohçasını, çıkınını çözüp
işte bakın örneği diyecekti. Bunu falanca derenin böğründen derledim.
Bundan böyle kendi gemilerimizin bacasından kendi kömürümüzün dumanı
çıksın. Fakat Uzun Mehmet bu düşündüklerini yapamadı. Onun ardını
kovalayan ihtiras ve menfaatler, bu uzun boylu kömür peygamberini
İstanbul hanlarından birisinin loş ve rutubet kokan bir köşesinde
boğazlayıverdiler. O gün bugündür kömür davasının hem peygamberi, hem
de şehididir."
Bu satırlara, daha 19. yüzyılın başında inanılması güç bir "ulusal
bilinç" kazanmış olduğu vurgulanmak istenen Uzun Mehmet'e, Behçet Kemal
Çağlar, ağıtsı dizelerle seslenmiştir:
Her ışıkta yanan gözün Mehmedim
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim
Bak yüzlerce insan seni anıyor
Yurtta kömür diye şevkin yanıyor
En büyük kuyuya adın konuyor
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim!
S.Sami Barım ise, doğrusu pek de kavrayamadığımız derin manalarla yüklü
ağır üsluplu "makale"sinde Osmanlı düşmanlığını pekiştirmek için Uzun
Mehmet öyküsünü elverişli bulmuş gözükmektedir:
"Uzun Mehmet adlı Türk çocuğunun gözlerinden toprağımıza vuran arayıcı
ışık: 114 yıl önce kara topraklarımız altında yatan kömür hazinesini
açtı. Kendisi Uzun Mehmet, Köseağzı'nın yolunda ayaklarına sıvanan
çamur gibi çirkefleşen Osmanlılığın hırsı içinde, kan sızan boynunu
Ereğli Müteselliminin bir yudum zehrine verdi. 1829 sonbaharının
bağrında, kanlı bir gül gibi açan ve kızaran yara, Uzun Mehmet'tir.
Kestaneci köylü kaşif Mehmet'in yüzünden akan terle, Köseağzı köyü
değirmeninin yollarında aranan Uzun Mehmet'in ayaklarından kalkan tozu
bir hamur gibi karan ve Uzun Mehmet'i, kömürü arayıp bulmak işin
tutuşturan antuzyazm (?) 114 yılın kalın örtüsü arkasında bugüne,
geleceğin gelişim rengini veren bir ışık gibi süzülüyor. Türk
madenciliğinin mayası, Uzun Mehmet'in topraktan söktüğü kömürle,
toprağa döktüğü kanın kaynaştığı tırnak arası hamurda özünü bulan,
tabiatı arama ve yenme aşkından alınmıştır. Kömür gözlü ve elmas
yürekli Uzun Mehmet, yerin altında gömülü kömür adlı endüstri anasının
gücünü ve hızını yerin üstüne çıkarıp boşaltmasaydı, yani bugün Türk
endüstrisi kömürsüz kalsaydı, sütsüz bir ananın çocuğu gibi, cılız ve
boynu bükük olurduk. Biz Uzun Mehmet adında, ulusal madenciliğin
ülküleştiğini görüyoruz. Bütün Türk çocukları Uzun Mehmet gibi,
kendilerini Türk tabiatını yenmeye vermelidirler. Her Türk çocuğunun
alınyazısı, yurt kuruluşunda Uzun Mehmet'in buluşu kadar önemli bir
dayangaç olacak buluşlarda gizlidir."
Bunlar hayali bir kişi için yazılıp dizilmiştir. Tam yarım yüzyıldır
döşenen destanlar, makaleler, konferanslar, söylevler... Adına dikilen
anıt adını taşıyan ocak, okul, cadde, mahalle... Uzun Mehmet'i hayalden
hakikate öylesine transfer etmiştir ki, bugün ona değgin bir kuşkuyu
ortaya atmak düpedüz münasebetsizliktir. Bu nedenle Uzun Mehmet'in
varlığına ilişkin yargıyı okuyucu oyuna bırakmak için, "kara nesne"nin
dünyadaki serüvenine kısaca gözatmakta yarar vardır:
Kömür, bulunduğu her yerde eski çağlardan beri biliniyor, fakat pis
kokusu ve kiri yüzünden kullanılmıyordu. Kiliseye göre de "kötü
ruhların sindiği" sakıncalı bir maddeydi. Bizim Uzun Mehmet masalına
benzeyen bir başka kömür masalı ise ta 17. yüzyılda Belçika'da "Demirci
Houillos" Adına düzülmüştü. 15. yüzyılda, enerji açığı Avrupa'nın
kapısını çalınca kömür aklanmaya başladı. Kilise tehditlerine rağmen
Almanya'da ilk ocaklar açıldı. Fakat asıl, 17.yüzyılın sonlarına doğru,
topçuluğa dayalı harp sanayisinin, buna bağlı iş kollarının, geceli
gündüzlü çalıştırdığı fabrikalar, maden kömürüne görülmedik bir değer
kazandırdı. Demir dökümcülüğünde maden kömürünü kullanan Dunley,
kimyasal sorunlar yüzünden sonuç alamadı, ama bu başlangıç yüzyıllık
denemelerden sonra 1735'te başarıya ulaştı. Çelik çağı açılırken "siyah
taş"a ilgi daha da arttı. 18. yüzyılın sonunda ise Avrupa'da odunun
pabucu dama atıldı. Buhar makinesinin geliştirilmesi ise büyük
yeniliklere gebe 19.yüzyılda maden kömürünün biricik enerji kaynağı
olacağını haber vermekteydi. 1690'larda Denis Papin'in icat ettiği
buhar pistonu da uzun bir unutulmuşluktan sonra,yine 19. yüzyıl başında
Fulton'un projeleriyle yepyeni ufukları gösteriyordu. 1803'te ilk
buharlı geminin Seine Irmağı'ndaki sükse turu, uzun sürecek
yelkenli-buharlı çekişmesinin başlangıcıydı. Bu mücadele boyunca karada
da at-şimendifer yarışı sürecekti.
Neticede, Batı"nın kapitalist ve sömürgeci devletleri, 19. yüzyılı
"kömür demir çağı" olarak yaşamak gereğini duydular; buhar kömür demir
devlerinin yakıcı, kirli ve sert egemenliğine boyun eğdiler. Bu olgu,
toplumları yeni tercihlere çekerken kömürün kaynattığı kazanlar da
1840’ta 34.000 beygir gücünden, baş yukarı dikilerek 1900' de
1.800 .000 beygir gücüne fırladı. Siyasal dengeler de aynı hararete
bağımlı grafikler çizdi. Artık, "kömür kimde ise Süleyman da o!" idi..
Aynı sürecin uzunca bir bölümünü iç dünyasının çalkantıları arasında
geçiren Osmanlı Devleti'nin, elbette ki bu gelişmelerle ve gelecekteki
sorunlarla pek ilgisi yoktu. 19. yüzyıl başında devletin biricik büyük
sanayi kuruluşu Haliç Tersanesi, cayır cayır odun yakıyor; en büyük
işletmesi olan Keban Madenleri'nin kalhaneleri (izabe fırınları) de
yine, Anadolu platosunu kuşatan Son meşe ve çam korularını tüketiyordu.
Haliç Tersanesi'nde çalışan 50 bin işçi, bunların yüzlerce ustası,
mimarı, Batı"dan habersizdi. Ancak III. Selim, Fransa'dan mühendisler
getirterek tersaneyi ıslah projeleri hazırlatmayı düşünebildi. Bu
yenilikçi padişahın sütkardeşi Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa'nın
çabaları ise, Osmanlı Donanması'nı Batı tekniği ile tanıştırdı.
Kalyoncu denen paralı deniz erlerine askerlik eğitimi verilmeye
çalışıldı. Bunlar için kışlalar yaptırıldı. Fakat, paralı askerlik
geleneğinin aşılması için henüz erkendi ve askere gitmek, terhis olmak
diye bir şey yoktu. Topçular (gemi topçuları), kalyoncular , derya
azebleri (deniz piyadesi), tüm bunlar, daimi askerlerdi. Büyük
savaşlarda ise gemilere çok sayıda yeniçeri ve tımarlı sipahi alınırdı.
Daha sonraları, (-Uzun Mehmet'in terhis edildiği (!) yıllarda-) Amiral
Sir Adolphus Slade'in gözlemlerine göre Osmanlı Donanması'nda ne deniz
eri ne de deniz subayı mevcuttu. Rasgele devşirilmiş, cahil, tembel,
işten anlamaz kalyoncular ve bunları kumanda eden kara subayları, bir
kaç yıl önce ocakları yıkıları yeniçerilerden farksız bir serkeşlikle
gemileri doldurmuş bulunmaktaydılar. Bu donanmanın büyük bölümü, 27
Ekim 1827'de Navarin'de müttefiklerce yakıldı. Bir yandan Rusya'ya harb
ilan eden Sultan II. Mahmud, bir yandan da yakıları gemilerinin yerine
yenilerini yaptırttı. Selimiye. Mahmudiye gibi dönemin en büyük ve
görkemli kalyonlarının da yer aldığı bu donanmada, her şey mükemmel,
fakat efrat berbattı. Önceden olduğu gibi kalyoncular, güvertelerde
miskin miskin oturuyorlar ve çubuk tüttürüyorlardı. Bu nedenle reformcu
ve gururlu Sultan Mahmud'un ta Amerika'dan gemi mühendisleri getirterek
yenilediği yelkenli donanması, ona düşlediği zaferleri kazandırmaktan
uzaktı. Sultan, "buharlı" yeniliğini -ki, o vakit henüz fantezi idi-
denemekten de geri kalmadı. 1827'de alınan ve "Sür'at" adı verilen
buharlı yata binerek Rodos'a gidip döndü. Bu adım veya deneyiş, bu
kadarla kaldı. Çünkü, henüz hiçbir devletin donanmasında buharlılar yer
almış değildi. Osmanlı donanması, 1850'lere kadar, ahşap tekne ve
yelken gücü ikilisinden kurtulamadı. Büyük tekneler Haliç'de, bir iki
boy küçükleri ise İstanbul'a yakın iskelelerde yapılıyordu.
Denizcilik gelenekleri ileri ülkeler bile ancak 1840'larda Henri
Bell'in çabaları sonucu, buharla işleyen yandan çarklı teknelere heves
duyabildiler. Her nasılsa bu yenilik, kısa zamanda İstanbul'a da
sirayet etti. Ama, buhar kazanını ve makinesini Türkiye'de en önce
kullarıma şerefi, donanmaya değil bir kamu kuruluşu olan Fevaid-i
Osmaniye şirketine 1843'te kısmet oldu. Bu şirket, İngiltere'den satın
aldığı gemilerini Boğaziçi, Adalar, Gemlik ve İzmit hatlarında, bol bol
odun yaktırarak işletmeye başladı. On yıl sonra ise, buhar gücünün
ağırlığı, sayılı donanmalarda hissedilmeye başlandı. Bu gelişmeye,
birkaç yıllık bir aradan sonra Osmanlılar da ayak uydurdu. Donanma,
buharlı gemilerle takviye edildi. Fakat kömür yakan ve zırhla kaplı
asıl harp gemileri modası, 1870'lerde aldı yürüdü. Bizde ise bunun
öncülüğü ve övüncü, Donanma aşığı Sultan Abdülaziz'e aittir. Onun, 21
zırhlı, 173 yardımcı gemi ve toplam 225 bin tonajlı muazzam donanması
ve yenileştirilen Haliç Tersanesi işin, hem şok miktarda maden
kömürüne, hem iyi eğitilmiş subay ve asker kadrolarına büyük ihtiyaç
doğdu. Bahriye Sınıfının eğitimine önem verilirken Tümamiral Dilaver
Paşa da, öteden beri şunun bunun sömürüsüne terkedilmiş bulunan Ereğli
Maden Kömürü havzasına fevkalade yetkilerle gönderildi. Görevi, harıl
harıl kömür üretmekti... (Subayların, terhis olan askerlerine kömür
örnekleri vermeleri de bu yıllarda olsa gerektir.)
Buraya kadar anlatılanlar şu gerçekleri ortaya koymaktadır:
1820'li yıllarda II. Mahmud'u ve hükümeti kömür kaygısına düşürtecek
hiçbir neden yoktur. Gemiler henüz yelkenlidir. Tersane ve tophane
gerekli enerjiyi, Karadeniz yalılarından taşınan odundan
sağlanmaktadır. Gelenekçi çizgide "paralı - devşirme" askerlik devam
etmektedir. Terhis olup köye dönmek söz konusu değildir.
Durum bu olunca Sultan II. Mahmud'un "Memalik-i Mahrusa'da kömür
taharrisi"ni emreyleyen ve nerede kimde olduğu bugüne dek açıklanmamış
bulunan fermanı da yoktur. Böyle bir ferman olmayınca. Uzun Mehmet'in
kömür araması da münasebetsizliktir. Öyleyse, kömür kaşifi bir Uzun
Mehmet de yoktur. Nitekim onu icat eden kurgu-bilim ustaları,
makalelerine dipnotlar düşüp : "Türkiye'mizde ilk kömürü bulan kaşifin
ismi, bulma şekli ve zamanı meçhul kalmıştır. Bu malumat. Zonguldak
Cumhuriyet Halk Partisi merkezinin takdire şayan araştırmaları
neticesinde tespit edilmiştir" veya "Bu tarih, Zonguldak Halkevi
teşkilatı ile tespit edilmiştir" veya "Kömürün bulunuşu tarihini kitap
yazarları ile eski Maden Müdürü Hüseyin Fehmi İmer'den kurulu bir
komite tespit etmiştir" gibi; aslında hiçbir şey söylemeyen kalabalık
cümleler kullanarak dayanaksız bir uydurmayı okuyanların saflıkları
ihtimalinden cesaret alarak yutturmaya çalıştıklarını adeta ilan
etmişlerdir. Zihinlerde şek ve şüphe uyamasın diye de gün, ay, yıl,
yer, yön, ayrıntı vermekten çekinmemişlerdir. Ancak, 1829'un
seçilmesinde bir başka amacın olduğu sezilmektedir: Havza-i Fahmiye
Nizamnamesi'ni değiştiren 1465 sayılı Kanun 1929'da kabul edilmiş ve
milli bir kuruluş olan İş Bankası'na, havzada ocak işletme hakkı bu yıl
tanınmıştır. Anlaşılıyor ki, "devletçi ve milliyetçi" uydurmacılar;
Kömürü Uzun Mehmet adlı (Mehmetçik çağrışımı yapan) bir gence
buldururlarken bu övünç verici olayla devletin havzaya el atışı
arasında da tamı tamına yüz yıllık bir zaman aşımı koymayı
yeğlemişlerdir. Varsın, 1829'da devletin kömürle işi, ilişkisi
olmasın!... Böylece, uydurmalar, tasarlamalar ve varsayımlarla bir
meçhul çözümlenmiş, tarihimizin karanlık bir safhası daha aydınlığa
kavuşturulmuştur! Havza tarihini yirmi yıl inceleyen, havza arşivini un
eleğinden geçiren merhum Vedat Cumalı'nın kömürün keşfine ve kaşifine
ilişkin hiçbir belge bulamaması ise doğaldır. Çünkü ortada ne
keşfedilen ne keşfeden vardı. Nasıl olabilir? Havzanın meskûn ve ekilip
biçilen toprakları yüzlerce yıldan beri koynundaki kömürü insanlara
göstermiştir. Herkes kömürü tanımış, fakat yaşadığı çağın gereği olarak
odunu kullanmış, kömüre rağbet etmemiştir. Şu kadar ki, halen havzanın
en verimli kömür damarlarının bulunduğu Kozlu-Zonguldak-Kilimli
Çizgisi, sık ormanlarla kaplı, ıssız ve sarp olduğundan, buralardaki
kömür yataklarına ancak 1860'tan sonra ulaşılabilmiştir. Öte yandan,
havzanın batı sınırının dışında kalan Ereğli kasabasının kömürle ilgisi
ise idari ve ticari açıdan söz konusu olagelmiştir. Dahası, Kestaneci
köyü ve Köseağzı denen yerler de kömür damarlarından yoksundur.
Güvenilir kaynaklar ise, maden kömürünün ilkin Amasra'da istihsal
edilmeye ve buradaki en eski işletmenin 1835'lerde çalışmaya
başladığını açıklığa kavuşturmaktadır: Temmuz l847'de Amasra'ya gelen
Fransız araştırıcı X. Hommaire de Hell (1812-1848), Amasra'nın jeolojik
yapısıyla da ilgilenmiş, burada kömür yataklarının bulunduğunu
belirttikten sonra bu madenin on iki yıldan beri işletildiğini
yazılmıştır. Bir başka yabancı, Alman mühendis Schlehon, Amasra ile bu
kasabaya bağlı Tarlaağzı köyündeki kömürlerin durumunu 1852'de
incelemiş ve bulgularını aynı yıl yayınlamıştır. Bundan üç beş yıl
sonra ise, bugün Zonguldak dediğimiz kentin nüvesi oluşmaya
başlayacaktır. Burada kömür ocakları açma girişiminde bulunan
Fransızlar, dik tepeleri, dar derin vadileri örten bakir doğaya
"junlge" (balta girmemiş orman, cangıl) demişler, buna, yöre halkının
orman anlamında kullanageldiği "dav-dağ" kelimesi de ulanınca, doğmakta
olan yeni kentin adı "jungle-dağ", Fransız-Türk ortak yapımı biçiminde
ortaya sıkmış ve bu isim zaman içinde yontulup düzelerek "Zonguldak"
oluvermiştir. (Güneş-dil akımına kapılanlardan Saim Ali Dilemre, bu
"jungle" kelimesinin, boy pos, kaş göz bakımından özbeöz Türkçe
olduğunu savunmuştur.)
Maden kömürünün bulunuşu ve işletilmesiyle ilgili en eski belge ise "2
Receb 1259" (28.7.1843) tarihlidir. Sadaret'den Saray'a yazıları bu arz
tezkeresi, Ereğli ve Amasra'da çıkarılan kömürün, Takvim-i Vekayi'de
ilan edilerek alıcı bulabilmesini öngörmektedir.
Sadrıazam'ın bu yazısına Mâbeyin-i Hümayun'dan (Saray
Başkâtipliği'nden) konan şerhte; konunun Padişaha sunulduğu ve aynen
benimsemesi nedeniyle gereğinin yapılması için tezkere ile eklerinin
geri gönderildiği bildirilmektedir.
Böylece, İstanbul'da iki kez denenen ve "âlâ" cinsten olduğunda kuşku
kalmayan - o zamanki adı ile - vapur kömürünün, Ereğli-Amasra
ocaklarında daha fazla üretilebilmesi için Takvim-i Vekayi ile özel
gazetelerde ilanlara yer verilmesi konusunda Sultan Abdülmecid'in izni
çıkmıştır. Görülüyor ki henüz Donanma için kömür söz konusu değildir.
Havzadan çıkanları kömürün bir bölümü Tersane ve Tophane'de
kullanılmakta, üst tarafı yeni yeni görülmeye başlayan buharlı ticaret
gemilerinde tüketilmektedir. İstanbul'a un taşıyan buharlı vapur ise
odun yakmaktadır. 1843'te yeterince rağbet görmeyen ve satış azlığı
yüzünden şirket ortaklarını sıkıntıya sürüklediği anlaşılan maden
kömürü için, daha l829'da Padişahın, devletin, donanmanın telaşa düşmüş
olması mümkün değildir; ama, Hicri 1264 (Miladi l848)'de gerçek bir
telâş başlayacaktır. Bu yıl havzaya gönderilen Kapıcıbaşı Ahmed Nazif
Ağa, ilk "Maden Müdürü" sıfatı ile havzanın sınırlarını tespit
ettirecek, Hazine adına ilk işletmeyi kuracaktır. İki yıl kadar bölgede
kalan "Ereğli Kömür Madeni sabık Müdürü Nazif Ağa'nın hesap işlemlerine
ve Amasra Memuru Hasan Efendi'nin madenden dolayı borçlarına" ilişkin
çıkanları emirler, 1850'lerde devletin konuya ciddiyetle eğildiğini
göstermektedir.
(yok) Yorum yaz! Baglanti
<<Önceki Sayfa |1/6|
Bu Site Para Kazanıyor.
Bizim RSS
*Reha Seni Sevdi!*Ragıp Sakın Saldırma!
*Rıfkı Seni SevERİM!
*Rüya Salim'i Seviyooo
*Remzi Sen Sus!
*Romantik Sakin Sessiz
BU UZAR GİDER :)
Son Yazılarımız
Kategorilerimiz
Reklam
Son Yorumlar
En Çok Yorumlanan Yazılar
- Buz Arabası(8)
